Mehmet Ocaktan

Mehmet Ocaktan

Karar Gazetesi
Mehmet Ocaktan

Divan edebiyatını sevdirebilseydik bugün başka bir Türkiye olurdu

İnternet Medya -

Cumhuriyet tarihi boyunca neredeyse her dönemde eğitim sistemimizin problemlerini ve zaaflarını tartıştık, buna rağmen bugün geldiğimiz nokta hepimiz açısından bir hüsran görüntüsü arz ediyor.

Şimdi 2017 Türkiye'sinden geriye doğru baktığımda eğitim müfredatımızın ezberciliğe dayanan, hiçbir sistematiği olmayan gerekli-gereksiz bilgilerin zihnimize boca edildiği bir hamallık sisteminden ibaret olduğunu görünce hayıflanmamak mümkün değil. Kabul edelim ki dünya ile yarışabilecek modern bir eğitim sistemi inşa etmeyi başaramadık.

***

Keşke Yahya Kemal'in 'Her halk kendi ikliminin lisanını söyler' sözlerindeki derinliğe vakıf kendi medeniyetimizin dilini yani Türkçe'yi çocuklarımıza öğretebilseydik. Yeni nesillere öğreteceğimiz en güzel şey, Türkçe'dir ve Türkçe'nin hayat bulduğu şiirdir. Çünkü Nihat Sami Banarlı'nın ifadesiyle 'Dillerde kelimeler, uzun asırlar içinde, işte bu musikili çalışmalar sonunda nağmeleşmiştir.'

Ama gelin görün ki eğitim müfredatımız başından itibaren genç kuşakları, özellikle Divan şiirinden uzaklaştıran bir sevgisizlik üzerine bina edilmiştir. Hafızalarımızı biraz tazeleyelim ve lise yıllarımızı hatırlayalım; edebiyat öğretmenlerinin divan şiiri bahsine gelindiğinde yüzlerinde adeta bir memnuniyetsizlik ifadesi belirir, divan edebiyatıyla ilgilenmenin neredeyse lüzumsuz bir uğraş olduğunu hissettirirlerdi. Daha da vahim olanı, öğretmenlerin cümlelerinin arasına sıkıştırdıkları, 'Divan edebiyatı bir saray edebiyatıdır' gibi zehirli ifadelerle genç kuşakların zihinleri bu toprakların kültürel ikliminden kopartıldı.

Maalesef koskoca divan şiirini 'Failün-failatün' kalıpları içine sıkıştıran bu ruhsuz eğitim anlayışı, yıllarca kendi şiirimizden habersiz, kendi kültürel köklerimize düşman nesiller yetiştirmeye devam etti.

Oysa Baki'nin şiirindeki 'ab-ı hayat'tan, Fuzuli'nin ızdırap ikliminden, Nedim'in şiirindeki o muhteşem sadadan, Şeyh Galib'in derin şiir ırmağından, Nefi'nin başka bir aleme götüren şiirinden habersiz yetişen nesillerin bir gelecek tasavvurlarının olması mümkün müdür? Ne yazık ki sadece şiirimizin bu büyük ırmağını değil, bu ırmağın en büyük mirasçısı Yahya Kemal'i bile öğretemedik. Beşir Ayvazoğlu'nun yeni çıkan ?Altın Kapı' kitabında aktardığı Tanpınar'ın Yahya Kemal'le ilgili şu cümlelerini okurken, yıllardır bir türlü başaramadığımız eğitim sistemimizle yeni nesilleri nasıl bir medeniyet muhayyilesinden mahrum bıraktığımızı bir kez daha anladım:

'Yahya Kemal her şeyden evvel sesi olan şairdir. Ve bu ses, bizim yedi asırlık bir çalışma ile elde ettiğimiz bir sestir (...) Yabancı bir aleti, aruzu kullanarak elde ettiğimiz bu sesi unutmamıza imkan yoktur. Hayret, ağırbaşlı düşünce, saç yolan çığlık, sevinç yaratmanın sevinci, hulasa insan olarak bütünümüzle bu sesteyiz. Eğer eskinin korkunç deniz kazasından herhangi bir mısra, bir beyit, bir hayal bugünün  kıyılarına kadar gelmişse, biz Naili'yi, Neşati'yi, Galib'i, Nedim'i, Fuzuli'yi ve daima büyük olan Baki'yi zaman zaman hatırlıyorsak, hep bu sesin rüzgarlariyledir. Hançeremizi ve kulağımızı o terbiye etmiştir.'

***

Bugün hâlâ farklı eğitim müfredatları ve yeni sınav yöntemleri arayışı içindeyiz. Bu gidişle de arayışlarımıza devam edeceğiz gibi gözüküyor. Ama şu bir gerçek ki, nesillerimizin zihin dünyalarını, gönüllerini şiirimizin zirvesindeki büyük şairlerin şiirleriyle terbiye etmeyi başaramadık.

Eğer divan şiirimizin yüksek medeniyet zevkini, uzak diyarlardan süzülerek gelen yeraltı suları gibi kalbe akan nağmesini okullarımızda çocuklarımızın zihinlerine nakşedebilseydik, eminim ki bugün her alanda kalite seviyesi yüksek bir Türkiye'den söz ediyor olacaktık. Zira düşünce ve ruh dünyaları zengin kültürel iklimlerden beslenen nesillerin şekillendireceği kurumsal yapıların da, özgürlüklerin de, hukukun da, demokrasinin de kalitesi yüksek olacaktır.