Fatma Barbarosoğlu

Fatma Barbarosoğlu

Yenişafak Gazetesi
Fatma Barbarosoğlu

Dijital Ortaçağ Başladı Mı?

İnternet Medya -

Olmakta olanı idrak edemediğimiz günlerdeyiz. Olmakta olanı idrak edemeyince hayat müzmin bir şikayetlenme bahsinde demirli kalıyor.

Olmakta olanı görmek için geçen haftanın en çok konuşulan haberine, Facebook'un kullanıcılarının kişisel verilerini servis etmesine odaklanalım.

Rahmetli ninem pırpır yap para kap derdi. Pırpırı yapan Silikon Vadisi belli ki sadece kaptığı paralarla yetinmeyecek, daha çok parayı kapmak için elinde bulundurduğu her türlü veriyi kendi kasası için elverişli hale getirecek.

Kıssadan hisse, neymiş sadece 'reklam pastası' için hamur karılmıyormuş.

Sosyal medya hesaplarının taşıdığı/taşıyacağı riskler sadece akademisyenler arasında tartışıldığında pek ses getirmiyor. Ama sosyal medya 'HESAPLARI'nın ekonomik veri haline gelip, her türlü demokratik tercihi küresel güçler lehine etkilediği/etkileyebileceği anlaşıldığında bütün dünya dikkat kesiliyor, bakınız Facebook hisselerinin jet hızıyla dibe vurması.

Facebook verilerinin, dünyadaki her türlü kampanyayı etkileyecek bir aktarım olarak kullanıldığının ortaya çıkmasıyla beraber Henri Lefebvre'nin Gündelik Hayatın Eleştirisi adlı kitabında dile getirdiği şu cümleyi hatırladım: 'Bilgi teknolojisini gotik romana ya da romansa dönüştürmeyelim.'

Facebook skandalı ile öğrenmiş olduk ki bilgi teknolojileri ile hayat çoktan gotik roman atmosferine dönüşmüş bile.

Dijital Dönüşüm Derneği Başkanı ve Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi İsmail Hakkı Polat, Sabah gazetesinden İsa Tatlıcan'a verdiği söyleşide dijital bir Rönesans yaşanacağını ama Rönesans'tan önce dijital bir Orta Çağ'ın olacağını söylüyor.

İslam alemi için Orta Çağ malumunuz korkulacak bir zaman değil/di. Lakin Dijital Ortaçağ'ı Batının Ortaçağı olarak yaşayacağımıza, yaşamaya başladığımıza dikkatinizi çekmek isterim.

Sosyal medyada, mahremiyet ihlali, intihar girişimlerinin naklen yayını, ebeveynlerin çocukları adına açtıkları hesaplar üzerinden onların her halini yayınlayarak kişilik haklarını imha etmeleri, kameralar önünde yaşanan dijital hayatlarla dünya başka bir yere dönüşmek üzere.

Sosyal medyanın olumsuz etkileri daha ziyade Amerika ve Asya ülkelerinde görülüyor. Özellikle Çin'den her gün dünya gündemine düşen bir cep telefonu haberine rastlamak mümkün. En son BBC'de, bir kadının saatlerce cep telefonu kullandığı için ölüm tehlikesi geçirdiği haberini okudum.

BBC'de yayınlanan haberin sadece başlığına baktığınız zaman; insanlara bak, yan gelip yatarak cep telefonu ile vakit geçiriyor sonra da hastanelik oluyor diye düşünebilirsiniz.

Oysa haberin içeriğine baktığınızda, göçmen kadının 20 saat trenle yolculuk yaptığını çok düşük bir maaşla çalıştığını okuyorsunuz. Gece gündüz çalışan, sevdiklerinden çok uzaklarda yaşamak zorunda olan o göçmen kadın 20 saat boyunca ne yapabilir? Koltuğunda büzüşerek ancak cep telefonundan bir şeyler izliyor işte.

Sosyal medya salgınını en hasarsız geçiren ülkeler şimdilik Avrupa ülkeleri gibi görünüyor. Bunun nedenleri üzerine düşündüğümüzde Avrupa'da nüfusun yerleşik ve yaşlı olduğu üzerinden fikir yürütmek mümkün.

Avrupa deyince daha ziyade kıta Avrupası'nı kast ettiğimi söylemeliyim. Birleşik Krallık yaklaşık bir ay önce 'Yalnızlık Bakanlığı'nı kurarak dünyada bir ilki gerçekleştirmiş oldu.

Sosyal medya ve yalnızlık arasında muazzam bir korelasyon var. Özellikle yaşlı kuşak yalnız kalmamak, akranları ve çocukları ile iletişim halinde bulunabilmek için ahir ömründe 'sosyal medya kullanıcısı' olmaya çalışıyor. Fakat girdiği ortamın diline eleştirel bir mesafeden bakmayı, orada yazdıklarının 'herkes' tarafından görüldüğünü hiç düşünmediği için, saygınlığını imha eden 'paylaşım'larda bulunabiliyor.

Yaşlı kuşak hiç bilmediği bir ortamda çocuk cehaleti ile yol alırken, dijital devrimin içine doğmuş olan kuşak hiç sorgulamadan her türlü yeni uygulamaya derhal uyum sağlayarak teknolojinin kölesi olduğunu hiç fark etmeden yaşıyor.

5. Siirt Kitap Fuarı'nda Nazife Şişman ile birlikte 'Görme ve Görünme Hiyerarşisi'nin Değişmesi' başlığı ile bir konuşma yaptık. Çoğunluğunu Siirt Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğrencilerinin oluşturduğu, -bu arada Batman Üniversitesi makine bölümünden gelen Mehmet Hoca'ya ve öğrencilerine çok teşekkür ediyorum- salonda, sadece birkaç soru soruldu.

Soruların büyük kısmı imza sırasında ortaya konuldu. İmza için sırada bekleyen öğrencilerin neredeyse tamamına yakını nasıl bu kadar bilgili olabildiğimizi sordu. Esasında onların bilgiden kast ettikleri bir konuya nasıl bu kadar eleştirel bakabiliyorsunuz, bakış açısını nasıl kazandınız? Nitekim bir gece önce İlim Yayma Cemiyeti'nin Siirt Kız Yurdu'nda yaptığımız söyleşide de öğrenciler sıkıntılarını, okumak istedikleri halde bir türlü ne okuyacaklarını bilemedikleri üzerinden dile getirdi.

Gençler kitap okumak istiyor ancak kendisine uygun kitap ile karşılaşmıyor. Kendisine uygun kitap ile karşılaştığında o kitabı okuma motivasyonunu bulamıyor. Okuma motivasyonunu bulsa bile okuduğunu kimselerle paylaşamadığı için kitapları kendisine mihmandar etme konusunda sıkıntı yaşıyor.

Anadolu şehirlerinde düzenlenen kitap fuarları önemli şüphesiz, ancak kitap ile gençleri ürün paydasında buluşturmaktan ziyade kitap ile gençleri edebi/estetik zevk paydasında buluşturmak gerekiyor.

Edebi metin okuma alışkanlığı olmayan kişiler ne mesleklerini iyi bir şekilde icra edebilir ne de kendisini doğru ifade edebilir.

Diyeceksiniz ki iki kuşak öncesinin edebi zevki mi vardı? VARDI. Ama onların edebi zevki sözlü kültür üzerinden devam ettiği için ninelerimizin, dedelerimizin kitap okuma alışkanlığı yoktu zaten deme gafletinde bulunuyoruz.

Edebi zevki gelişmemiş kişiler sosyal medyada, bağlamından kopuk 'özlü sözler' paylaşarak naylonlaşıyor.

Dijital Orta Çağ değerlerin naylonlaştığı bir çağ olarak geliyor.